+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Biyografi ve Düşünürler ve Flozoflar Forumunda Bilim adamları Democritus ve Dalton un hayatı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Mineli
    Devamlı Üye

    Bilim adamları Democritus ve Dalton un hayatı








    Bilim adamları Democritus ve Dalton un hayatı
    Democritus (M.Ö. 470 - 360)




    Abdera' lı Democritus, Trakya'da bir İyon'ya kentinin bir kolonisinde doğmuştur. Bu şehir, bugünkü Taşoz Adasının karşısında Abdera' dır. Babası çok zengindi. Gezginci bir bilgin olan Democritus' un yüz yaşından fazla yaşadığı sanılmaktadır. O zamanda; matematik, biyoloji, coğrafya, astronomi, gökbilimi, ekonomi ve sosyoloji gibi çok değişik sahalara yönelik bir bilgisi vardı. İnsanları konu alan çok sayıda yazılar yazmıştır. Fakat, bu eserlerin birçoğu kaybolmuş ve zamanımıza kadar gelememiştir.
    Democritus, maddenin çeşitli boyutlarda ve biçimlerde, değişik hız dereceleri olan atomlardan oluştuğu düşüncesiyle, ilk atom kuramını ortaya atmıştır. Bu sözleri arasında atom kuramının temelleri gizlidir. Hiç bir şey bir rastlantı sonucu ortaya çıkmaz. Ancak mantık ya da bir gereksinme sonucu var olur. Hiç bir şey yoktan var edilemez ve var olan hiç bir şey de tümüyle yok edilemez. Evren, bir dış etkenle oluşturulmadığı için de sonsuzdur. Var olan her şey atomlar ve bu atomların arasındaki boşluklardır. Yunan dehasının doğurduğu atomizm ve bu felsefe okulunun Leucippe'le beraber kurucusu sayılır.
    Democritus'un deli olduğunu söyleyen hemşehrileri onun, ünlü tıp bilgini Hippocrates'ten muayene edilmesini isterler. Filozofu muayene eden Hippocrates, "Hasta değil, pek büyük bir akıl ve deha" olduğunu söylemiştir. En küçük atomdan tutunuz da en büyük yıldıza kadar her şeyin harekette olduğunu ta o zamanlar söylerdi. Bu kadar eski bir çağda bu kadar ileri düşünceli bir bilgin daha görülmemiştir. Eserlerinin birçoğu zamanımıza kadar ulaşamamıştır. Matematik çalışmaları da çok ileri düzeydeydi. "Sayılar", "Geometri", "Teğetler" ve "İrrasyoneller" belli başlı eserleridir.


    John Dalton (6 EYLÜL 1766 - 27 TEMMUZ 1844)



    İngiltere'nin Eaglesfield, Cumberland da doğan Dalton, maddenin atom kuramına yaptığı katkılarıyla modern fiziksel bilimlerin kurucuları arasına giren İngiliz kimyacı ve fizikçidir.
    Queker mezhebinden bir dokumacının oğlu olan Dalton, henüz 12 yaşındayken Cumberland'taki bir Quaker okulunun yönetimini üslendi. İki yıl sonrada kardeşi ile birlikte Kendal'daki bir okulda öğretmenliğe başladı ve 12 yıl bu okulda çalıştı. O yillarda İngiltere kilisesine bağlı olmayanlar Cambiridge'de ve Oxford üniversitelerine alınmadığından, Presbiteryenler Manchester'da, hem papaz adaylarına hem de halktan kişilere üst düzeyde nitelikli öğretim olanağı amaç edinen New College'i kurmuşlardı. Dalton bu okuyda bur süre matematik ve doğa felsefesi öğretmenliği yaptıktan sonra 1800'de Manchester Edebiyat ve felsefe derneğinin sekreterliğini üstlendi. Hem halka açık hemde özel matematik ve kimya dersleri vermeye başladı. 1817'de Felsefe derneğinin başkanlığına getirildi ve ölümüne değin bu ünvanını korudu.


    Öğretmenliğinin ilk dönemlerinde yetenekli bir meteorolog ve alet yapımcısı olan zengin bir Quaker'in etkisiyle matematik ve meteoroloji konularıyla ilgilenmeye başladı. 1787'de başlattığı ve yaşamının sonuna değin sürdürdüğü ilk bilimsel çalışması, yaşadığı göl bölgesindeki iklim değişikliklerini inceleyen ve 200.000'in üzerinde kayıtın yer aldığı bir günce tutmaktı.1793'te "Meteorological Observations and Essays ( Meteorolojiye ilişkin gözlemler ve Makaleler ) adlı kitabını yayımladı. Daha sonra bitki ve böcek örnekleri toplamaya girişti. 1787'de tanık olduğu bir kutup ışığı ( atmosferdeki elektrik çalkantılarının etkisiyle gökyüzünde oluşan kimi zaman renkli şekiller) olayından etkilenerek bu konuyu araştırmaya yöneldi. Kuzey yarı kürede izlenen kutup ışığı olayları üzerine yazdıkları, öteki bili adamlarından bağımsız olarak geliştirdiği kendi özgün düşüncesinin ilk ürünlerindir.



    Kutup ışıkları araştırmaları sonucunda Yerin magnetikliği ile kutup ışınları arasında bir ilişki olması gerektiği sonucuna vardı: " Önceki bölümlerden elde edilen bulgulara göre kutup ışığı ışınlarının demire benzer bir yapıda olduğunu düşünmek zorundayız, çünki başka hiç bir madde magnetik değildir. Böylece atmosferin üst bölümlerinde demirin ya da daha doğrusu mıknatıs çeliğinin kimi özelliklerine sahip esnek bir akışkanın bulunduğu ve bu akışkanın magnetik özelliklerinin etkisiyle silindir biçimli ışınlar durumunu aldığı sonucuna varırız". Dalton, meteoroloji alanındaki araştırmaları sonucunda, alize rüzgarlarının yerin kendi çevresindeki dönme hareketinin ve sıcaklık farklılıklarının etkisiyle oluştuğu düşüncesini geliştirdi, ama bu kuramın daha önce 1735'te George HADLEY tarafından öne sürüldüğünden habersizdi. Ayrıca Baromatre (basınç ölçer ), termometre ( sıcaklık ölçer ) higrometre (nem ölçer ), yağmur bulutlarının oluşumu, atmosfer neminin yapısı,dağılımı ve buharlaşması ile Çiy noktası kavramı üzerine makaleler yazdı ve bunları Felsefe Derneği önünde okudu. Dalton, yağmurun, atmosfer basıncındaki değişikliklerden değil, sıcaklığın düşmesinden kaynaklandığını ilk olarak belirledi. Suyla yaptığı çalışmalar sonucunda suyun yoğunluğunun en yüksek olduğu sıcaklığı +5,80C olarak belirledi ( bu değer daha sonraları 3,970c olarak düzeltildi). Ayrıca kendisinde ve kardeşinde bulunan renk körlüğü üzerine, başka bilim adamlarıyla birlikte incelemeler yaptı ve "Extraordinary Facts Relating to the Vision of colors" ( 1794; Renklerin Görülmesine İlişkin Olağandışı Olgular) başlıklı makalesini yazdı.



    Dalton çevresinde bulunan ama henüz çözümlenmemiş bir çok problemi kolayca saptama becerisine sahip ve çok çeşitli konular üzerinde araştırmalar örgütleme yeteneğine sahipti. Bir dizi veriden kolayca bir kuram çıkarabiliyordu. Dehasının en çarpıcı ürünlerini 19. yüzyıla girerken başlattığı kimyasal çalışmalarıyla verdi. New Collegede altı yıl boyunca kimya dersleri vermesine karşın, kimya araştırmaları alanında hiç deneyimi yoktu. Bu alandaki çalışmalarına da gene sezgi gücü, bağımsız düşünme ve var olan olgulardan kalkarak kurama varma yetisine dayanarak girişti.
    Gazlar üzerine yaptığı ilk çalışmaların sonucunda kendi adıyla tanınan "Kısmi Basınçlar Yasası"nı buldu. Buna göre değişik gazlardan oluşan bir karışımın basıncı, bileşimde yer alan gazlardan her birinin tek başına uyguladığı kısmi basınçların toplamına eşitti. Dalton aynı deneylerden, gazların mutlak sıcaklıklarıyla doğru orantılı olarak genleştiklerine ilişkin yasayı geliştirdi ( bu yasa Dalton tarafından geliştirilmiş olmakla birlikte bu gün Charles Yasası olarak bilinir) Bu araştırmalarından elde ettiği bulgulardan kalkarak, gazların suda çözünürlüğünün kanıtlayan ve yayınım (difüzyon ) hızlarını belirleyen yeni deneyler gerçekleştirdi. Atmosferin yapısına ilişkin araştırmaları sonucunda da, kimyasal bileşimin 4500 m yüksekliğe kadar sabit kaldığını buldu. Kimyasal elementlerin gösterimine ilişkin bir simgeler sitemi geliştirdi ve elementlerin bağıl atom ağırlıklarını saptadıktan sonra 1803'te bunları bir tablo halinde düzenledi. Ayrıca, kimyasal bileşiklerin, Elementlerin ağırlıkça belirli basit oranlarda birleşmeleriyle oluştuğuna ilişkin kuramını ortaya attı; bu kuram daha sonraları belirli ve katlı ağırlık oranları yasalarının geliştirilmesine temel sağlayacaktı. Bütan bileşiğini bulan Dalton, eterinde yapısını çözümleyerek kimyasal formülünü kurdu. Son olarak ta en önemli çalışması olan ve tüm elementlerin atom adını verdiği aynı ağırlığa ve aynı yapıya sahip olan çok küçük ve bölünemez parçacıklardan oluştuğunu öne süren atom kuramını geliştirdi.

    Dalton'un çalışmaları ve çoğu New System of Chemical Philosophy ( 1808, 1810, 1827, 3 cilt; Yeni Kimya Felsefesi Sistemi) adlı yapıtında toplanan yazıları, yöntemlerinde bağımsız ve özgün, başka çalışmalardan yararlanmak konusunda çekingen, hatta bunun kendisini sık sık yanılgılara sürüklediğine inanan bir bilim adamının, olgulardan ve düşüncelerden sentezlere ulaşma dehasını çarpıca bir biçimde sergiler. Çok az dostu olan, hiç evlenmeyen neredeyse bir münzevi yaşamı süren,Dalton, kendini tümüyle bilimsel sorunlara çözüm bulmaya adamıştı. 1882'de Royal Society'nin üyeliğine seçilen ve 1826'da bu derneğin altın madalyasıyla ödüllendirilen Dalton Fransız Bilimler Akademisi'nin muhabir üyeliğine kabül edildi. Ayrıca İngiliz Bilim geliştirme Derneği'nin kurucularındandır.






    www.forumacil.com








  2. Gizli @ yara
    Özel Üye





    Atom kavramına bilimsel kimlik kazandıran Dalton kimdi?

    John Dalton, İngiltere'de geçimini el dokumacılığıyla sağlayan yoksul bir köylünün çocuğu olarak dünyaya gelir. Küçük yaşında dinin yanı sıra matematik, fen ve gramer derslerine de programında yer veren bir tarikat okulunda öğrenimine başlar. Özellikle matematikte sergilediği üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır.

    Oniki yaşına geldiğinde, kendi okulunu açmak için yetkililerden izin alır. Aralıksız onbeş yıl sürdürdüğü öğretmenliği döneminde genç adam yüzlerce köy çocuğunu eğitmekle kalmaz, matematik ve bilime olan merak ve tutkusu doğrultusunda kendini de yetiştirir. Onun ömür boyu süren bir yan tutkusu da hava değişimleri üzerindeki gözlemleriydi. Çeşitli yörelerden topladığı hava örneklerini konu alan çözümlemeleri, havanın hep aynı kompozisyonda olduğunu gösteriyordu.

    Dalton'un anlamadığı bir nokta vardı: Gazlar neden tekdüze bir karışım sergiliyordu? Karışımda, örneğin, karbondioksit gibi ağır bir gazın dibe çökmesi niçin gerçekleşmiyordu? Sonra, gazların karışımı yalnızca esinti veya termal akımlara mı bağlıydı, yoksa başka etkenler de var mıydı?

    Dalton iyi bir deneyci değildi ama, sorusuna yanıt arayışında laboratuvara girmekten kaçınamazdı. Deneyi basitti: Ağır gazla dolu bir şişeyi masa üzerine yerleştirir, üstüne ağızları birleşecek şekilde hafif gazla dolu bir şişeyi baş aşağı kor. Beklenenin tersine, ağır gaz alt şişede, hafif gaz üst şişede kalmaz; iki gaz çok geçmeden tam bir karışım içine girer.

    Dalton bu olguyu, sonradan "basınçların tikel teorisi" diye bilinen bir önermeyle açıklar. Buna göre, bir gazın parçacıkları başka bir gazın parçacıklarına değil, kendi türünden parçacıklara geri itici davranır. Bu açıklama, Dalton'u geçerliği bugün de kabul edilen bir varsayıma götürür: Her gaz kütlesi, biribirine uzak aralıklarda devinen parçacıklardan oluşmuştur.

    Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton, 1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır. Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı, meteorolojik gözlemlerini yayınlaması üzerine, Manchester Yazım ve Bilim Akademisi'ne üye seçilir.

    Elli yıl süren üyelik döneminde Dalton, Akademiye yüzden fazla bildiri sunar, bilimsel konferanslarda aktif rol alır. Katıldığı son toplantılardan birinde övgü yağmuruna tutulduğunda, "Beni yaptıklarımda başarılı buluyorsanız, beğeninizi büyük ölçüde her zaman dikkat ve özenle sürdürdüğüm çabaya borçluyum," diyerek gençlere bir mesaj ulaştırmak ister (yaklaşık yüzyıl sonra Thomas Edison da kendi başarısını benzer sözcüklerle dile getirmişti: "Deha' dediğimiz şeyin yüzde birini esine, yüzde doksan dokuzunu alın terine borçluyuz").

    Dalton'u maddenin atom teorisine yönelten gereksinme atmosfer olaylarına ilişkin açıklama arayışından doğmuştu. Daha önce İrlandalı bilim adamı Robert Boyle de hava kompozisyonu ve hava basıncı üzerinde yoğun araştırmalarda bulunmuştu. Havanın bir kaç değişik gazdan oluştuğu buluşu Boyle'a aittir.

    Aradan geçen zaman içinde Cavendish, Lavoisier, Priestley gibi seçkin bilim adamları da havanın kompozisyonunda oksijen, nitrojen, karbondioksit ve su buharının yer aldığını saptamışlardı. Ama bunlardan hiçbirinin atom teorisinin sağladığı açıklamaya yöneldiğini görmüyoruz.

    Dalton bir bakıma kimyayı ve kimyasal çözümlemeyi tanımlayan ilk kişidir. Ona göre, kimyanın başlıca işlevi maddesel parçacıkları biribirinden ayırmak ya da biribiriyle birleştirmektir. Onun sözünü ettiği bu parçacıklar maddenin, o zaman bölünmez, parçalanmaz sayılan en ufak öğeleri, yani atomlardı.

    Bilindiği üzere, kimya sanayiinde bir bileşiğin istenen miktarda üretimi için her bileşen maddeden ne kadar gerekli olduğunu belirlemek önemlidir. Dalton'a gelinceye dek bu belirleme "el yordamı" dediğimiz sınama-yanılma yöntemine dayanıyordu.

    Dalton bu işlemin daha güvenilir bir yöntemle yapılmasını sağlamak için bir atomik ağırlıklar tablosu hazırlar. Deneylerinde, bileşen maddelerin ağırlıkları arasında küçük tam sayılarla belirlenebilen basit ilişkilerin olduğunu görmüştü. Gerçi belli bir bileşim için aynı bileşenlerin daima aynı oranda işleme girdiği, öteden beri biliniyordu.

    Dalton bir adım daha ileri giderek, aynı iki madde birden fazla şekilde birleştirildiğinde, ortaya çıkan değişik sonuçların da biribirleriyle basit sayılarla ifade edilebilen ilişkiler içinde olduğunu gösterir. Örneğin, bataklık gazında bulunan hidrojen, etilen gazında bulunan hidrojenden iki kat daha fazladır. Başka bir örnek: Dört kurşun oksit'te bulunan oksijen miktarı l, 2, 3, 4 gibi basit orantılar içindedir.

    Bu basit tam sayılar, Dalton'u maddesel nesnelerin "atom" denen sayılabilir ama bölünmez birimlerden oluştuğu düşüncesine götürmüştü. Her elementin değişik bir atomu olduğu, kimyasal bileşimlerin değişik atomların katılımıyla gerçekleştiği, bu katılımda atomların herhangi bir değişikliğe uğramadığı gibi noktaları içeren Dalton'un atom teorisi modern kimyanın temel taşı sayılsa yeridir.

    Dalton bu kadarla kalmaz, kimi değişik atomların göreceli ağırlıklarım da belirler. En hafif madde olarak bilinen hidrojenin atomik ağırlığını "l" diye belirler. Ardından, suyun ayrıştırılmasıyla ortaya çıkan her parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek, oksijen atomlarının hidrojen atomlarından sekiz kat daha ağır olduğunu ileri sürer. Bu yanlıştı kuşkusuz.

    Dalton suyun değil, HO olduğunu sanıyordu (Biz şimdi oksijenin atomik ağırlığının hidrojeninkinin sekiz değil 16 katı olduğunu biliyoruz.) Ama bu yanlışlık onun düşünce düzeyindeki büyük atılımın önemini azaltmaz elbette. Unutulmamalıdır ki, atomların nasıl bir araya gelip şimdi "molekül" dediğimiz bileşik atomlar oluşturduğunu gösteren kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz.

    Dalton kimi kişilik özellikleriyle de sıra dışı bir kişiydi. Yaşam boyu bekar kalmasına karşın, karşı cinse ilgisiz değildi. 1809'da Londra'yı ziyaretinde kardeşine yazdığı mektuptan şu satırları okuyoruz: "Bond Street defilelerini kaçırmıyorum. Beni sergilenen giysilerden çok güzellerin yüzleri çekiyor. Bazıları öylesine dar giysilerle çıkıyorlar ki, vücut çizgileri tüm incelikleriyle ortaya dökülüyor. Bazıları da geniş şal veya pelerinleriyle adeta uçuşarak yürüyorlar. Nasıl oluyor bilmiyorum ama güzel kadın ne giyerse giysin fark etmiyor: Giyim kuşam başka, güzellik başka!"

    Büyük kent yaşamının ilginçliği onun için gelip geçiciydi. Mektubunda büyüleyici bulduğu Londra'dan şöyle söz eder: "Gerçekten görkemli bir yer, ama ben bu görkemi bir kez seyretmekle yetineceğim. Kendini düşün yaşamına vermiş biri için yaşanılacak belki de en son yer burası. Görülmeye değer, ama işte o kadar!"

    Renk körlüğü tıp dilinde "daltonizm" diye geçer. Dalton renk körüydü, zamanının bir bölümünü bu hastalığı incelemekle geçirmişti. Bir ödül töreninde kralın önüne çıkacaktı. Renkli diz bağı, tokalı ayakkabı, elinde kılıç protokol gereğiydi. Oysa bağlı olduğu Quaker tarikatı buna izin vermiyordu. Dalton, çözümü bir süre önce Oxford Üniversitesi'nce kendisine giydirilen onur cübbesine bürünmekte buldu. Cübbenin yakasının kırmızı olması başka bir sorun olabilirdi; ancak, Dalton için yaka kırmızı değil yeşildi.

    Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı, bir bakıma fizikle birleştiği söylenebilir. Maddenin elektriksel olduğu düşüncesini de ona borçluyuz. Çağımızda atom enerjisine ilişkin buluşların kökeninde Dalton'un payı büyüktür. Dalton, kendi gününde olduğu gibi günümüzde de süren etkisiyle bilim dünyasında saygın konumunu korumaktadır.





  3. kral41
    Yeni Üye
    Democritus, Sokrates öncesi Doğa Filozoflarından sayılmaktadır ancak Sokrates den çok sonraları doğmuş ve ölmüştür. Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya atmıştır. Ona göre evrende ki oluşuma kesin bir zorunluluk gerekmektedir.




  4. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Bilim adamları Democritus ve Dalton un hayatı (ALMANCA)

    Die Anfänge in der Antike
    Demokrit

    Bereits vor 2500 Jahren behauptete Demokrit (460-371 v. Chr., Abb.), dass alle Materie aus unteilbaren ("a tomos") Grundbausteinen zusammengesetzt sei. Von diesen Grundbausteinen sollte es nur eine kleine Anzahl unterschiedlicher Typen geben. Die verschiedenen Eigenschaften von Materie erklärte Demokrit aus der unterschiedlichen Anordnung und Kombination dieser Grundbausteine im leeren Raum. Diese Auffassung wurde von Aristoteles jedoch kritisiert, da er die Vorstellung eines leeren Raumes ablehnte. In Anlehnung an seinen Lehrer Platon erklärte er die Vielfalt der irdischen Erscheinungen stattdessen aus dem Zusammenwirken der Grundelemente Feuer, Wasser, Erde und Luft. In den folgenden 2000 Jahren sollte das Abendland hierin Aristoteles folgen, und der Atomismus blieb zunächst folgenlos. Ironischer Weise verdanken wir Aristoteles jedoch, dass die atomistischen Ideen überliefert wurden. Während nämlich alle Originalarbeiten Demokrits verloren gingen, wurde die Kritik von Aristoteles am Atomismus zur einzigen Quelle.
    2000 Jahre später: Die Chemie entdeckt das Atom wieder
    Die Renaissance des Atomismus begann in der 2. Hälfte des 18. Jhd. durch chemische Untersuchungen. Es zeigte sich, dass die vier aristotelischen Elemente (Feuer, Wasser, Erde, Luft) keineswegs die vielfältigen Naturerscheinungen erklären konnten. Bereits der französische Chemiker Antoine Lavoisier (1743-1794) unterschied 23 verschiedene Stoffe, von denen viele bereits den chemischen Elementen unserer Zeit entsprechen. Weiterhin beobachtete man die Mischung dieser Stoffe in charakteristischen Volumenverhältnissen. So ergibt sich etwa Wasser aus einem Volumenteil Sauerstoff und 2 Volumenteilen Wasserstoff (bei konstantem Druck und Temperatur). Diese Beobachtung erklärt sich zwanglos aus der Annahme, dass Sauerstoff und Wasserstoff bestimmten Atomen entsprechen, die sich im Verhältnis 2:1 zu Wasser verbinden.
    Ordnung in der Welt der Atome: Das Periodensystem der Elemente
    Das Periodensystem der Elemente. Durch Anklicken erhält man ein größeres Bild.

    Durch die Entdeckung immer neuer Atome entfernte sich die Atomtheorie jedoch vom ursprünglichen Ziel, die verschiedenen Eigenschaften der Stoffe auf wenige Grundelemente zurückzuführen und damit zu erklären. Mitte des 19. Jhd. waren schon ca. 60 verschiedene chemische Elemente bekannt. Heutzutage kennt man weit über 100. Eine Begründung ihrer verschiedenen Eigenschaften durch die Annahme ihres Aufbaus aus verschiedenen Atomen bedeutete aber nicht mehr als die Feststellung, dass es eben verschiedene Formen der Materie gibt.
    Diese zahlreichen Atome standen jedoch nicht beziehungslos nebeneinander. Meyer und Medelejew gelang es 1868/69 unabhängig voneinander diese Elemente in ein Ordnungsschema einzufügen. Das sog. Periodensystem der Elemente (Abb.) ordnet die Elemente nach ihren Eigenschaften und erlaubte sogar die Vorhersage von zu diesem Zeitpunkt noch unbekannten Elementen. Rückblickend ist diese Ordnungsstruktur unter den Atomen der erste Hinweis darauf, dass diese Ihrerseits aus Bausteinen zusammengesetzt sind.
    Atomtheorie und Physik
    Neben diesen chemischen Untersuchungen, die die Umwandlung von Stoffen betrachteten, trug auch die physikalische Forschung seit Anfang des 19. Jhd. zur Entwicklung der Atomtheorie bei. Hier ist vor allem die Theorie der Wärme zu nennen. Diese führte durch Arbeiten von Dalton und später Maxwell und Boltzmann zur sog. "kinetischen Gastheorie", nach der die Eigenschaften eines Gases auf die Bewegung kleiner Materieteilchen zurückgeführt werden. Diese wurden schließlich mit den Atomen identifiziert. Allerdings setzte sich die Atomtheorie der Materie erst im Laufe des 19. Jhd. durch, und der bedeutende Physiker Ernst Mach (1838-1916) hielt sie noch am Ende des 19.Jhd. für metaphysischen Unsinn. Eine einflussreiche Auseinandersetzung zwischen Anhängern und Gegnern dieser Theorie fand auf der Naturforscherversammlung am 17.9.1895 in Lübeck statt. Hier behielten die Anhänger der Atomtheorie die Oberhand.
    In das Innere der Atome
    Schematische Darstellung des Streuexperiments von Rutherford.
    Zur selben Zeit kam es zur Entdeckung neuer Strahlungsphänomene durch Röntgen (1895, Röntgenstrahlung, d.h. hochenergetische elektromagnetische Strahlung), Becquerel (1896, "Uranstrahlung", d.h. radioaktive alpha-Strahlung ) und J. J. Thompson ("Kathodenstrahlung", d.h. Elektronenstrahlung). Diese Entdeckung hat eine doppelte Bedeutung für das was später Atom und Kernphysik genannt wurde: Zum Einen ist ihre Erklärung nur innerhalb dieser Theorien möglich, zum Anderen eröffneten sie neue experimentelle Methoden zur Untersuchung der Atome. Das berühmte Rutherford Experiment von 1911, das in der Abbildung dargestellt ist, liefert dafür ein gutes Beispiel. Rutherford untersuchte Goldfolie mit Hilfe von alpha-Strahlung. Die charakteristische Form der Ablenkung der positiv geladenen alpha-Teilchen (Heliumkerne) an Goldatomen zeigte, dass im Inneren von Atomen ein sehr kleiner positiv geladener Kern existiert. Dieser Kern ist von Elektronen umgeben. Nur wenige Zeit später wurde dieser Kern als aus Protonen zusammengesetzt erkannt, und 1932 wurde durch Chadwick noch ein elektrisch neutrales Teilchen im Atomkern entdeckt, das Neutron.

  5. Gizli @ yara
    Özel Üye
    Die Suche geht weiter: Leptonen, Quarks & Co.
    Nicht wenige Physiker waren in den 30er Jahren davon überzeugt, dass mit Elektron, Proton und Neutron die "tatsächlichen" Atome, also unteilbare Grundbausteine der Materie, entdeckt seien. Parallel dazu entwickelte sich mit der Quantentheorie eine erfolgreiche theoretische Beschreibung der Atomphysik. Dadurch war es etwa möglich, den Aufbau des Periodensystems der Elemente aus der Theorie des Atombaus abzuleiten.
    Die drei Generationen der Materiebausteine.
    Im Licht der heutigen Erkenntnis ist das Elektron tatsächlich elementar, d.h. strukturlos. Proton und Neutron erwiesen sich jedoch ihrerseits als zusammengesetzt. Ihre Bausteine werden Quarks genannt. Von diesen Quarks gibt es 6 unterschiedliche Typen. Das Elektron besitzt ebenfalls noch Verwandte, d.h. Teilchen die sich im Wesentlichen nur durch ihre Masse vom Elektron unterscheiden, man nennt sie Myon und Tau. Zusammen mit den 3 Neutrinos (ungeladenen und fast masselosen Teilchen) bilden diese 6 Teilchen die Gruppe der Leptonen.
    Das neue "Periodensystem der Elemente", also die Liste der fundamentalen Materiebausteine hat damit die folgende Gestalt:
    Die Unterscheidung zwischen Quarks und Leptonen ist dabei nur verständlich, wenn man nicht nur die Materiebausteine betrachtet, sondern zusätzlich die Kräfte die zwischen ihnen wirksam sind.

  6. yusuf@
    Yeni Üye
    süper bilgiler bunlar

  7. Ziyaretçi
    süperrr yaa bu bilgiler işime çok yaradı hatta çok tşk fenden performanstan 100 aldım

  8. Ziyaretçi
    iyi yazmışsınız elinize sağlık da doğumunu yazmamışsınız.

  9. Ziyaretçi
    bnde yarın gotüçem 95 100 arsı olsa yeter

  10. Ziyaretçi
    elineze saglık yarın gotüçem 100 alırım işlah

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu


democritus hayatı,  democritus hayatı ve buluşları,  democritusun hayatı,  bilim adamı democritus