+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ders Notları Forumunda Yeni lisan makalesi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Yeni lisan makalesi








    Yeni lisan makalesinin ana fikri bide yeni lisan makalesinin anlam birlikleri çok acilllll yardım edebilir misiniz?







  2. Asel
    Bayan Üye





    yeni lisan makalesi

    YENİ LİSAN
    Makalesi'nden


    Ömer Seyfeddin, Yeni Lisan makalesinin, "Eski Lisan" başlığı altındaki ilk kısmında; Asya'dan garbe, Anadolu'ya hicret ettiğimizi, din ve edebiyatın bize Arabî, Fârisî öğrettiğini söyler. Yazara göre, hicretin ilk asırlarında Arabî'den ve Fârisî'den lisânımıza birçok kelimeler girmiştir. Edebiyat, sanat ve süsleme fikri Arabî ve Fârisî kaideler de getirmiştir. Türkçe böylelikle sun'î bir hal almış, fakat aslını, esâsı olan fiilleri ve sigaları da istiklâlini muhafaza etmiştir. Bu istiklâl Ömer Seyfeddin'e ve milli edebiyatçılara Türkçe'yi tekrar eski sâfiyet ve tabiiliğine ircâ etmek ümidini vermiştir.

    Edebiyatımız iki devre ayrılır:

    I- Şarka doğru: İran'a,

    II- Garbe doğru: Fransa'ya.

    Eski edebiyatın son mümessili Muallim Naci'dir. Ondan sonra, Akif Paşa'dan beri teşkiline başlanan Avrupa mektebi meydana çıkar.

    Servet-i Fünuncular'dan Tevfik Fikret ve Cenab Şehabeddin, milliyetimize, hissimize, zevkimize muhâlif, fakat güzel şiirler, Fransız tarzı şiirler vücûda getirmişlerdir. Servet-i Fünuncular'dan hiçbirisi esaslı ve mühim bir yenilik göstermiş sayılamazlar. Onlarda öyle mısralara rastlanır ki, içinde hiç Türkçe kelime yoktur. Eski nazım şekillerini değiştirip, sonnet'leri almış ve bir salon edebiyatı vücûda getirmişlerdir.

    Fecr-i Aticiler de Servet-i Fünûncuları tekrar etmişlerdir. Servet-i Fünuncular'dan tek ayrıldıkları nokta, onların en kullanılmayan kelimeleri kamuslardan bulmalarına mukabil, Fecr-i Ati mensuplarının bunu yapmamasıdır.

    Fecr-i Aticiler gençtirler, zekidirler, vatanın ümidi onlardadır. Onlar çalışacak, okuyacak, tekamül edeceklerdir. Bizi milli bir edebiyattan mahrum bırakan eski ve sun'i lisanı terk edeceklerdir. Dünküleri taklid etmekten vazgeçtikleri gün hakiki bir fecir olacak, onların sayesinde yeni bir lisanla terennüm olunan milli bir edebiyat doğacaktır.

    Ömer Seyfeddin'e göre, şimdi yeni bir hayata, bir intibak devresine giren Türkler'e tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli bir edebiyat vücûda getirmek için, önce milli dil gerekir. Eski lisan hastadır. Hastalıkları bilhassa içindeki yabancı kaidelerdedir.

    Artık hareket zamanı gelmiş, hatta geçmiştir. Bize geniş, muntazam ve mazbut bir dil lazımdır. Türkçe dünyanın en mükemmel, sade ve tabii gramerine sahiptir. Onun içinden ecnebi kaideleri; Arabi ve Farisi terkipleri, edatları çıkarır ve şimdilik edebi ve fenni ıstılahlara dokunmazsak dilimiz, ileride bunları da Türkçeleştirmek şartıyla, milli ve mükemmel bir dil olabilir.

    Yazıldığı tarihten bu yana Türk dili ve edebiyatı tarihi üzerinde yapılan araştırmalar dolayısıyla birçok noktaları tenkid edilebilir

    durumda bulunan Yeni Lisan makalesinin bugün halâ doğru sayılabilecek diğer bölümleri de şunlardır:

    "I. Arabi ve Farisi kaideleriyle yapılan bütün terkipler terk olunacak. Tekrar edelim: Fevkalâde, hıfzıssıhha, darbımesel, sevkitabii gibi klişe olmuş şeyler müstesnâ

    II. Türkçe cem edatından başka kat'iyyen ecnebi cem edatları kullanılmayacak: İhtimâlât, mekâtip, memurin, hastegân yazacak yerde ihtimaller, mektepler, memurlar, hastalar yazacaksınız. Tabii kâinat, inşaat, ahlâk, Müslüman gibi klişe hâline gelmişler müstesna

    III. Diğer Arabi ve Farisi edatları da atacaksınız! Eyâ, ecil, ez, men, an, ender, ba, beray, bi, na, ter, çi, çent, zi, âlâ, fi, gâh, gin, âza, veş, ver, nâk gibi edatlar terkolunacak; ancak tekellüme girmiş tamamıyle Türkçeleşmiş olan, ama, şayet, şey, keşki, lâkin, nâşi, hemen, hem, henüz, yâni gibileri kullanılacak. Unutmayalım ki, terkolunmasını arzu ettiğimiz bu edatlar kullanılsa bile terkip kâideleri gibi lisanın tekellümüne giren, "san'atkâr gibi kelimeleri serbestçe söyler ve yazabiliriz.




  3. Asel
    Bayan Üye
    Eski Lisan

    Nedir? Asla konuşulmayan, Latince ve İbrânice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakine taalluk eden bir şey… Size bunun tarihini çabucak çizelim. Biz Asya’dan garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyatı bize Arabî ve Farisî öğretmiş. Hattâ bir zamanlar resmi lisanımız Farisî olduğu gibi, padişahımız Arapça’yı bize umumî, millî bir lisan olmak üzere kabul ettirmeğe kalkmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabî ve Farisî birçok kelimeler lisanımıza girmiş. Bunun katiyen zararı yok. Lâkin edebiyat, sanat ve dolayısıyla tezeyyün fikri ve Farisî kaideler de getirmiş. Türkçe muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhâlif ve son derece sun’î bir hâl kesbetmiş. Fakat nasılsa, yine aslını esası olan fiiller ve sigaların istiklâlini muhafaza etmiştir. İşte bu istiklâldir ki, bugün bize Türkçe’yi tekrar eski safiyet ve tabiîliğini ircâ etmek ümitleri veriyor.

    Edebiyatımız

    Bunu da kısaca söyleyelim. Tabiata muhâlif edebiyatımızın birbirinden farklı muhtelif devreler geçirdiğini iddia etmek mânâsızdır. Edebiyatımızın tarihini yazanlar, tabiî olmaktan ziyade sârî ve irsi bir tasnif veyahut taklit saikasına mağlûp olarak bunu yapmışlardır. Mutlaka bir devre istiyorsanız, söyleyelim. Bu öyle muhtelif ve mütaddit değil, ancak iki devre vardır.
    1. Şarka doğru, İran’a
    2. Garba doğru, Fransa’ya
    Vaktiyle şarka doğru, İran’a gidenleri bugün garba gidenlere benzetebiliriz. Onlar sözde Türkçe yazdıkları divanların yanına şöhret ve iktidârlarını teyid ve takviye etmek için bir de Farisî divan yapmasını ihmal etmezlermiş. Şimdiki gençlerin Fransızca manzûmeler ve piyesler tertip edip iftihar etmeleri gibi… Evet, bir takım Türk şairleri, hâkimleri hep Arapça veyahut Acem lisanı üzere yazmışlar. Padişahların, hükûmet adamlarının Farisî bilmeleri lâzım gibiymiş. Padişahlardan Farisî divan yapanlar gelmiş. Vehbî bu lisanın kolaylıkla tenessülü için Tuhfe’sini yazmış ve büyük bir hizmet ediyorum zannetmiş.

    Milli Edebiyatımız

    Yokmuş. Hâlâ da yok. Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden ibtidâî şarkılardan ibarettir. Bu niçin? Niye bizim millî edebiyatımız yok? Sebep pek basit… İzah edelim: Edebiyat nedir? Eski nazariyeye göre ‘’şiir ve hayâl sanatı’’ değil mi? Şiirler, hemen umumiyetle denecek derecede ‘’aşk ve muâşaka’’ hikâyeleridir. Aşk, sevişmek ise dolayısıyla bizde memnûdur. Kim sevilir? On dört on beş yaşında baliğ ve güzel bir kızcağız! Değil mi? On beş yaşına giren bir kızı muhitimizde babasından, amca ve dayılarından, kardeşlerinden başka kimse göremez, (Faydalarını, kudsiyetini, hikmetini burada tekrar etmek bahsimizden hariç olan) ‘’tesettür’’ keyfiyeti buna mânidir. Bir kocalı kadın, bir dul kadın, gene bu sebeple sevilmek değil, hatta görülemez bile. Fakat bu muâşaka ihtimalinin külliyen memnu ve merdud bulunmasını edebî, içtimâî terakkilerimize mâni addetmek-bugün için- turfanda ukalalık, büyük bir hatadır. Bu memnûiyet bizi, her terakkî eden kavmin sukut ettiği o müdhiş zaaf ve zevk girdabına düşürmeyecek, başımızda hissi sersemlik fırtınaları koparmayacak bizi maddî ve menfaatle dolu yollarına sevkeylemeyecektir.

    Şarka Doğru

    Araplar bedeviyet sayesinde kadınlarla muâşaka edebilmişler, hakikaten müessir ve muhrik şiirler vücuda getirmişlerdir. Bizim medenî İslamiyetimiz kadınlarla erkekleri şiddetle birbirinden ayırdığından hakîkî ve marîz aşklara meydan kalmamış. Hakîkî aşklar olmayınca şairler hayalleriyle muâşakaya başlamışlar. Şiirlerinde, hakikatin o basit sadeliğine mukabil, hayalin mutantan, alacalı, boş sun’îliği husule gelmiştir. Samimi hareket edenler, hakikati yazmak isteyenler de ahlâksızlıkları Bizans hislerinden ma’mûl heykeller dikmişleridir. Nedim’in ‘’Hammâmnâme’’si, Fâzıl’ın ‘’Hûbannâme’’si, Vehbî’nin ‘’Şevkengiz’’i, Rahmi’nin ‘’Nâme-i dil’’ gibi… Yüzlerini şarka doğru çevirerek yazan şairlerin hitaplarını, ahlarını, ohlarını, gazellerini, gözyaşlarını umumiyetle kadınlar için zannedenler bir sünnet çocuğu kadar masumdurlar. O neslin son şairi olan Muallim Nâci’nin son neşrolunan ‘’Hederler’’ini okuyunuz. Bugünkülerin ihtimal mânâsını bile bilmedikleri ‘’hat-âver, çâr-ebrû’’ gibi tabirler görecek, bazı soğuk telmihlerini pek iğrenç ve ahlâksızca bulacaksınız.

    Garba Doğru

    Muallim Nâci öldükten sonra şark devresini hakkıyla muhafaza edecek adam kalmamış. Âkif Paşa’dan beri binasına, teşkiline başlanılan Avrupa mektebi meydan almış. Abdülhamit’in sayesinde siyaset ve ciddiyetle iştigal, külliyen lağvolunduğundan bugün kendilerine ‘’Dünküler’’ denilen eski edebî ‘’Servet-i Fünûn’’ heyeti ortaya çıkmıştır. Fikret’le Cenâb cidden güzel, fakat son derece milliyetimize, hissimize, zevkimize muhalif Fransızca şiirler vücuda getirmişler. Fâik Ali, ikinci bir Abdülhak Hâmid olmağa çabalamış. Hâlit Ziya Fransız romanlarını, hassaten Rene Maizeroy’u okuyarak sayfa sayfa nakle başlamış, hâsılı hiçbirisi esaslı ve mühim bir teceddüd gösterememişler, yalnız çalmışlar, çalmışlar, çalmışlar, eserlerinin isimlerini bile Fransızca’dan aynen aşırmışlar. Amours Defendues, Perles Noires’ları bilmiyorsanız işte bu fenadır. Zira bir gün elinize Emile Bergarac imzalı bir kitap geçer ve isminin ‘’Lyre Brisee’’ olduğunu hayretle görürseniz o vakte kadar zihninizde büyüttüğünüz Fikret’in meşhur hitabına kendiliğinden bir isim bulamayarak şu ufacık terkibi bile Fransızcadan aşırmağa mecbur kaldığına müteessir müteessif olursunuz. Otuz beş sene evvel başlayan sadeliği öldüren onlardır; tekellüm lisanıyla yazı lisanını yani tabiî lisan ile sun’î lisanı birleştirmek değil, kilometrelerle birbirinde ayırmışlardır. Onların öyle mısralarına, öyle cümlelerine tesadüf olunur ki, içinde hiç Türkçe yoktur. Eski lisanın fenalıklarından hiçbirini değiştirememişler, yalnız naatları, kasideleri, destanları, terkip ve terci-i bendleri, muhammesleri, müseddesleri, murabbaları, gazelleri, kıt’aları bırakıp yerine sahte sonelerden müteşekkil tatsız ve eskilerden daha mânâsız, mesruk, bir ‘’salon edebiyatı vücûda getirmişlerdir.

    Bugünküler

    Yani Fecr-i Âti. Bunların yegâne meziyeti ‘’dünküler’’ nâmını verdikleri eski ‘’Servet-i Fünûn’’ kümesinin mahiyetini, tamamıyla değilse bile, nispeten anlamış olmalarıdır. Fakat henüz kendileri de yeni bir şey yapmamışlar, ancak beğenmedikleri dünkülerin sun’î eserlerini sayfa sayfa tekrar etmişlerdir. Dünküler kullanılmayan kelimeleri eski kamus sayfaları arasında bularak bir muvaffakiyetmiş gibi lisana katmağa çalışırlardı ki, bugünküler yalnız bu münasebetsizliği taklit etmediler. Merhum Ahmet Şuayp, Gaston Deschampe’in kitabını ismiyle beraber-kendisi tetkik etmiş, kendisi tetebbû etmiş gibi- Türkçeye geçirip âlim şöhretini kazanmasına imrendiler. Onlar da rekâbete kalktılar. Acele ettiler, hiçbirisi Ahmet Şuayp kadar Fransızca bilmiyordu. Anlamadan tercümeye başladılar. Bugün ilmî olarak yazdıkları, yani tercüme ettikleri sayfaları karıştırırsanız cümle değil, hattâ birçok siga hataları bile göreceksiniz. Fakat vatanın bütün ümîdi gene onlardadır. Onlar zekidirler. Çok gençtiler. Tabiî okuyacaklar, çalışacaklar, tekâmül edecekler, hele hiç şüphesiz asırlardan beri bizi milli bir edebiyattan mahrum bırakan eski ve sun’î lisanı terk edeceklerdir. Evet, ümîdimiz onlardadır. Eskilerin hepsi öldü. Dünküler felce uğradılar. Artık yegâne nasipleri ölümdür. Eski lisanı yaşatan bugün ‘’bugünküler’’dir. Onların dünküleri taklit etmekten vazgeçtikleri dakika hakiki bir fecr olacak, onların sayesinde yeni bir lisanla terennüm olunan ‘’millî bir edebiyat’’ doğacaktır.

    Hastalıklar

    Edebiyatımızın mâzisi, hâli hakkında muhatasar fakat oldukça vâzıh bir kritik yaptık zannederiz. Görülüyor ki, şimdiye kadar milli bir edebiyat vücûda getirmemişiz. Eskiler İran’a teveccüh etmiş, yeniler, yani dünküler kendileri için yeni bir lisan ibdâ etmeğe lüzûm görmeyerek ve mümkün olduğu kadar da bozarak hep eskilerin lisanını kullanmışlardır. Şimdi yeni bir hayata, bir intibah devresine giren Türklere yeni, tabiî bir lisan, kendi lisanları lâzımdır. Millî bir edebiyat vücuda getirmek için evvelâ millî bir lisan ister. Eski lisan hastadır. Hastalıkları, içindeki lüzumsuz ve ecnebî kaidelerdir. Evet, şimdiki lisanımızda Arabî ve Farisî kaideleriyle yapılan cem’ler, terkib-i izafî, terkib-i tavşîfî, vasf-ı terkibîler yaşadıkça saf ve millî addolunamaz. Bu lisanı kimse anlamaz. Ekseriyet bigâne kalır. Kitaplar satılmaz. Vatanda mütalâa ve tetebbû merakı husule getirilemez. Otuz milyonluk bir memlekette en büyük ve en meşhur bir gazeteden otuz bin nüsha satılamaz, en mükemmel ve müfîd kitabın satışı nadiren bini tecâvüz eder.

    Tasfiye

    Bunu nasıl yapmalı? ‘’Dernek’’in arkasına takılıp akîm bir irtica doğru, ‘’Buhara-yı Şerif’’ deki henüz mebnâî bir hayat süren, müthiş bir vukûfsuzluğun, korkunç bir taassubun karanlıkları içinde uyuyan bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihârdır. Bu, seri’ ateşli toplarımızı, makineli tüfeklerimizi bırakıp yerlerine; düşmanlarımız gelince-kavimdaşlarımız gibi- üzerlerine atacağımız suları kaynatmağa mahsus çay semaverleri koymağa benzer. Hayır. Beş âsırdan beri konuştuğumuz kelimeleri, me’nûs denilen Arabî, Farisî kelimeleri mümkün değil terk edemeyiz. Hele aruzu atıp Mehmed Emin Bey’in hecâî vezinlerini hiçbir şair kabul etmez. Konuştuğumuz lisan, İstanbul Türkçesi en tabiî bir lisandır. Klişe olmuş terkiplerden başka lüzumsuz ziynetler asla mükâlememize girmez. Yazı lisanıyla, konuşma lisanını birleştirirsek edebiyatımızı ihya yahut icât etmiş olacağız. Maharetimizi, sanatımızı, zekâmızı yalnız beş on kişilik bir edip kümesi takdir etmeyecek, karşımızda anlayan, takdir eden alkışlayan ve mükâfâtını veren bir ekseriyet bulunacak.

    Nasıl?

    Nasıl mı? Pek kolay… Biraz fedakârlıkla herkes yapabilir. Bakınız, biraz zahmet demiyoruz. Zira tabiî bir hareket için zahmet ve ıztırâba lüzum yoktur. Biraz fedakârlık… Son asrın nihayetlerine doğru garpta kadınlar kendilerini pek şehhâr gösteren o dar korsalardan nasıl vazgeçtiler, nasıl mevhûm ve itibârînî güzelliklerinden biraz feda ederek evvelâ kendi sıhhatlerine dolayısıyla ilerde doğuracakları neslin âkıbetini te’min ettilerse biz de öyle yapacağız. Türkçe kaidelerle terkip yapılabilir. Arabî ve Farisî kaidelerle niçin yapıyoruz. Bu bir ihtiyaç mıdır? Hayır, biz onları süs için yapıyoruz. Şüphesiz süs için… İşte bundan vazgeçelim. Lafza tapmayalım. Eserlerimiz yaldızlı mukavvadan bir heykel olmasın, fikre, hisse ehemmiyet verelim. Yazılarımız sâde, beyaz, muhteşem, kavî, ebediyete namzet, mermerden âbideler olsun! Bunu ihtiyarlar, bunu dünküler yapamazlar. Hiçbir ölü mezarını kendisi kazamaz. Onlar tabiî yaşamak isterler. Hayatları eksiklikle kaimdir. ‘’Yeni’’ olanların en büyük düşmanıdır.

    Milliyete Doğru

    Hareket zamanı artık gelmiş ve hattâ geçmiştir. Mâziye, düne, zevke, itiyâda aldanarak maddî düşünmekten vazgeçmeliyiz. Düşünmeli, gene düşünmeli, tekrar düşünmeli ve kat’î kararımızı vermeliyiz. Lisanımızı böyle dağınık, meçhul, istidatsız bırakan nedir? Arabî ve Farisî kelimeler mi? Asla… Bir ihityaç neticesi olarak girenler bizim olmuş. İmlâlarını muhafaza etmekle beraber ‘’Türk’’ olmuşlardır. Sem’, kafiye, Arabî ve Farisî cem’ler terkipler yapmak için sırf süsü, sırf ziynet için girenler bu sebepler kalkınca tabiatıyla savuşurlar. Bize vâsi bir lisan lâzım, lâkin muntazam ve mazbut olmak şartıyla! Dünyanın en mükemmel, en basit, en sade ve tabiî bir sarfı olduğu bütün lisan âlimlerince iddiâ ve beyân olunan Türkçe sarfımızı tanımalı, onun üzerine ifsâd edici bir leke gibi düşen ecnebi kaideleri atmalıyız. Arabî ve Farisî edatları asla kullanmamalıyız. Hele terkipleri mutlaka mutlaka Türkçe kaidesiyle yapmalıyız. O vakit lüzumsuz olan bazı Arabî ve Farisî kelimelerin kendi kendilerine savuştuklarını göreceksiniz.

    Tasfiye Sarfi

    Bu pek küçük olacak, fakat maddeleri az kanunlar nasıl kuvvetli ve mükemmelen riayete elverişli ise bu da öyle sâde ve kat’î… Arabî ve Farisî terkipler atılacak. Hangileri müstesnâ olacak? Evvelâ şunu söyleyelim ki, ilmî, fennî ve edebî ıstılahlara şimdilik dokunamayız. ‘’Mûhitü’l- maarif’’ heyeti teşekkül etti. Bütün ıstılahlara kat’î bir şekil verecek. Biz onları bir kelime gibi kabul edeceğiz. Terkip nazarıyla bakmayacağız. Bakınız, sonra nasıl:

    1. Arabî ve Farisî kaideleriyle yapılan bütün terkiple terk olunacak. Tekrar edelim: Fevkalâde, hıfzü’s-sıhha, darb-ı mesel, sevk-i tabiî gibi klişe olmuş şeyler müstesnâ…
    2. Türkçe cem’ edatından başka katiyen ecnebi cem’ edatları kullanılmayacak: İhtimalât, mekâtib, memurîn, hastagân yazacak yerde ihtimaller, mektepler, memurlar, hastalar yazacaksınız. Tabiî kâinat, inşaât, ahlâk, müslüman gibi klişe haline gelmişler müstesnâ…
    3. Diğer Arabî ve Farisî edatları da atacaksınız! Eya, ezmen, an, ender, bâ, berây, bî, na, ter, çi, çent, zihî, âlâ, fi, kâin, gâh, gin, âsâ, veş, ver, nâk, yâr… gibi edatlar terk olunacak; ancak tekellüme girmiş, tamamıyla Türkçeleşmiş olan ama, şayet, şey, keşki, lâkin, nâşi, hemen, hem, henüz, bari, yani… gibileri kullanılacak. Unutmayalım ki, terk olunmasını arzu ettiğimiz bu edatlar kullanılsa bileterkip kaideleri gibi lisanın tekellümüne giren ‘’sanatkâr’’ gibi kelimeleri serbestçe söyler ve yazabiliriz.




  4. Asel
    Bayan Üye
    İsimler ve Sıfatlar

    Farisî kelimeleri Arapça mastarları Türkçemizdeki mânalarına göre isim veyahut sıfat telâkki edeceğiz. Farisî ve Arabî nisbet mânâsını ve edatını hâiz olan kelimelere umumiyetle sıfat diyeceğiz. Lisanımızda yalnız Türkçe kaideleri hükmedecek, yalnız Türkçe, yalnız Türkçe kaideleri… Türkçenin mekânizmasını bozan Arabî ve Farisî kaideleri bilmeyeceğiz. Anlamayacağız. Bu adım kat’î olacak, yeni lisanla ilmî, fennî ve edebî yazılar yazacağız, hikâyeler, telif şiirler tanzim edeceğiz ve eskilerden kimse, hattâ Edebiyat-ı Cedide’nin hattâ Tanîn’in şimdi susan o me’yus ve müteheyyiç münekkidi bile artık mütahakkimâne: ‘’bizim lisanımızı, dünkülerin lisanını telaffuz ediyorsunuz ve senelerce telaffuz edeceksiniz’’ demeğe cesaret edemeyecek. Görecekler ki, bu lisan başka bir şeydir. Saftır, tabiîdir, Fuzulî ve Nef’î lisanının bir karikatürü, bir taklidi, bir harâbesi bir pastişi yani dünkülerin, kendilerinin lisanı değildir. Şüphesiz ihtiyarlar mevcudiyetlerini muhafaza etmek hissine mağlup olacaklar, ölümlerini tahakkuk ettirecek, henüz altında kımıldadıkları taze kabirlerinin üzerine bir nisyan âbidesi dikecek olan bu teşebbüse tenezzül etmiyorlarmış gibi-hücum etmezlerse bile-düşman kalacaklardır.

    İmlâ

    Arabî ve Farisî kelimelerin imlâları şiddetle, dini bir taassupla muhafaza olunacak. Türkçelere gelince, mühim iltibasları men etmek için, şimdilik, ma’kul ve mutedil bir tarzda ‘’hurûf-iml⒒ kullanılacak… İmlâ meselesini zaman halledecektir. Onun için burada muhakemeye lüzum görmüyoruz. Teşekkül edecek ‘’Encümen-i Dâniş’’lerin azâları tabiî ihtiyar olacak. Onlar da bu meseleyi halledemeyecekler. Hükûmetin lisan ve edebiyatla münasebeti olan kısmı, yani resmî âlimler daha yirmi beş sene evvel bizim ‘’ihtiyarlar ve ölmüşler…’’ dediğimiz dünkülere ‘’Üdebâ-yı Cedide’’ ye bülüğa ermemiş çocuklar nazarıyla bakacaktır. Onları, dört elle sarıldıkça sarıldıkları eskiliği, maziye terk ederek biz gençler kendimiz çalışmalıyız! Siyasî ve içtimâî inkılâplarda, ihtilâllerde iş başına, en öne nasıl gençler, nasıl küçük rütbeli yahut hiç rütbesiz gençler geçiyorsa ilmî ve edebî ihtilâllerde de yine öyleleri geçmelidir. Fenalığını hiç kimsenin inkâr edemediği eski lisanı ancak gençler esasından değiştirecek ve bir yenilik husûle getireceklerdir. Yoksa edebiyatı; sultânî mektepleri edebiyatı muallimlikleri imtihanları için tertip olunan gülünç suallerden ibaret zannedenler değil
    Çalışmalıyız. En muğlâk mevzûlarından yeni lisanla tercümeler yapmalı, yazılar yazmalı, manzumeler vücuda getirmeliyiz. Bu maddî delillerdir ki isyan ettiğimiz eski lisanı devirecek, yerine tabiî ve millî lisanı yükseltecektir.

    Gaye

    Her şeyi hükûmetten beklemeyelim. Bu irsi hastalığı tedavi edelim. Artık lisanımızın ıslah ve tasfiyesini de, hükûmete, Maarif Nezaretine bırakır ve beklersek vay halimize! Maarif Nazırı Efendi Hazretleri dünyanın en namuslu en âlî, en temiz kalpli bir adamıdır. Kendini bütün hizmetlerimizle selâmlar ve isimlerini işitince kırk beş derecelik bir zaviye hâsıl ederek eğiliriz. Bu bizim vicdanî, içtimâî, siyasî ve mukaddes bir vazifemizdir. Bununla beraber bu muhterem, bu büyük, bu mütebahhir zatın cümlelerin tarzları ve teşekkülleriyle muzaf ve muzafunileyhlerin, sıfat ve mevsufların evvel ve ahir gelmelerinden dimağında hâsıl olan intibaın, fen nazarındaki mahiyetini tanımadığını itiraf etmeğe mecburuz. Yaşının ve itminanının tesiriyle yeni felsefeye fennin her hakikati çırılçıplak ortaya çıkaran yeni nazariyelerine, yeni hareketlerine yabancıdır ve kendilerine benzeyen zâtlar Fransa Encümen-i Dâniş’inde de az değildir. Çünkü bu yabancılık bir iktidarsızlık sayılmaz. Kim bilir ne güzel belâgat meâni, mantık, fıkıh ve sâire bilirler. Fakat psikoloji, fizyoloji gibi yeni ilimleri? Hiç! Yahut pek az… Bunları bilen, bunlarla muhakeme eden gençler, gençler, gençlerdir. Ömürlerini mâziye hasretmeyip daima müstakbele, fenne, ziya ve hakikate koşan yine gençlerdir. İhtiyarlarla, ihtiyar gençler artık hiçbir vakit ekseriyeti teşkil edemeyecekler ve bu sebeple muhterem Maarif Nâzırı Efendi Hazretlerinin riyasetinde toplananların ilmî ve edebî (siyasi değil) fikirleri yalnız kendilerine, yani maziye münhasır kalacaktır. Biz, bütün karanlıklardan uzak hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için çalışcağız. Gâyemiz milli bir lisan, milli bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır.

+ Yorum Gönder


yeni lisan makalesinin anlam birlikleri,  yeni lisan makalesinin ana fikri,  yeni lisan makalesinin anlam birlikleri ve iletisi,  yeni lisan makalesinin ana fikri nedir